Günlerin Getirdiği, Bazen De Götürdüğüne Dair

2000'den Yansımalar

7/7/2006
Onur Kabadayı'nın 3 Ekim 2000'de, Monitor köşesinde yayınlanan Adventure Gaming adlı yazısını, bilinmez bir nedenle bugün tekrar okuduğumda, aradaki bağlantıyı nasıl kurduğuma kendim de ilk başta şaşarak, Species (Tehlikeli Tür) filmini düşündüm. Belki de filmin bana düşündürdüklerini...

O filmi seyretmeye üç arkadaş birlikte gitmiştik. Ben her türlü kanlı, şiddetli ve iğrenç ayrıntılar içeren film karelerinden, en az bin kat daha beter şeyler üretmeyi çok iyi başaran hayalgücümü tetikleyecek sahnelerin az olması için sessizce dua ederken, hemen önümde oturan dört çocuk gözüme ilişmişti. Yaşları sekiz, en fazla on falan olmalıydı. "Sinema'da Film İzleme"nin modern kültürünü daha şimdiden öğrendikleri belliydi; elde patlamış, mısır ve kolalar, ayaklar bir öndeki koltuğun tepesinde, tam donanımlı, hazır ve nazır bekliyorlardı. Yanlarında ana-baba eşrafından kimse yoktu. Belli ki, sinemanın kapısına ebeveynlerince bırakılmışlar, film bitine kadar özgür kılınmışlardı. Durmadan konuşuyor ve gülüyorlardı. Onların o, on yaş kahkahalarını, o saf neşeyi seyretmek keyifliydi doğrusu. Ama bir yandan da düşünmeden edemiyordum, afişlerinden imgelediğim kadarıyla hayli kanlı olacak bu filmde bu çocukların işi neydi? (Meraklısına parantez, ben o filmi görmek zorundaydım, çünkü içinde bilimkurgu öğesi vardı ve bu unsuru taşıyan bir film ne olursa olsun izlenmek zorundaydı) Kendi kendime merak ediyordum bir yandan da, o iğrenç sahneler başladığında bu çocuklar ne kadar korkacaklardı...

Sonunda film -dakika bir, gol bir duygusuyla- başladı. O abuk varlık ve onun ortaya çıkış ritüeli ile ilgili hiç uyarmadı bizi yönetmen abi; öyle pat diye başbaşa bıraktı bizi o insan-biçer makinayla. Tamam itiraf ediyorum, hem de hiç utanmadan, ben çok k-o-r-k-m-u-ş-t-u-m. Hatta dehşete düşmüştüm. Bir ara önümdeki ufaklıklara kaydı gözüm. Gördüklerim daha çok dehşete düşürdü beni. Öyle iki mısır, bir yudum kola temposunda, inanılmaz bir sükunetle ve hiç korkmadan nasıl da sakin bakıyorlardı benim gözlerimi kapadığım sahnelere. Bunu fark edince filmi seyretmeyi bıraktım sanırım, kendi iç dünyamı gözlemeyi tercih ettim.

Ne kadar alışıktılar sahte de olsa
kan görmeye, kafanın birinin bedeninden ayrılıp duvara doğru uçması şaşırtmıyordu onları, hiç ama hiç ürkütmüyordu onları, güzel-canavar-insan-biçer-afet soyunduğunda hiç yadırgamıyorlardı karşı cinsin bedenini ve zavallı ben şaşkınlıkla bakıyordum onların her şeyi kanıksamış yüzlerine. Sonradan vurdu kafama gerçekler, onlar başka bir Türkiye'nin çocuklarıydılar... Reality show'lardan alışmıştı onlar kanın usul usul akışını seyretmeye, güpegündüz çocuk-kuşağı-çizgi-film-arası-reklamlarında öğrenmişlerdi akşama-paparazzi kadınlarının bedenlerini, kızıp da iki kadeh içince karısını doğrayanları izliyorlardı akşam haberlerinde... Onlar vahşete alışık büyüyorlardı. Sadece televizyon mu? Sıkıntılı ana-babaların can simidi Nintendo'ları, bilgisayarları da vardı bu çocukların. Köşe başlarından, kapı aralarından çıkıveren adamları vurup devirdikçe, kılıçlarıyla ninjaları ikiye biçtikçe nasıl seviniyorlardı. En iyi silahları onlar biliyorlardı, göz nasıl oyulur, düşman nasıl imha edilir, hepsinde ustaydılar. Sıradan ölümler yetmiyordu onlara, hep daha kanlı, daha parçalanmış, daha çok vahşileşmiş bir şeyler istiyorlardı. Sonra...

Sonra "onlara daha temiz bir dünya bırakalım" kampanyasının ikiyüzlü oyuncuları biz yetişkinler yapıyorduk bu "çocuk" oyunlarını, biz veriyorduk ellerine silahları ve karşına çıkan herkesi vur ki puan topla, generali de vurursan daha kanlı bir oda vereceğiz sana diyorduk. Düşünmene, belli bir strateji kurmaya çalışmana, planlama yapmayı denemene hiç gerek yok, sadece durmadan ateş et diyorduk.

Şimdi bir çoğunuzun bana kızacağını biliyorum. Belki bir kısmınız o oyunları oynarken yaşadığınız adrenalin yoğunluğundan, bir kısmınız benim "kız" aklımın anlamadığından bahsedeceksiniz. Aklımın cinsiyeti var mı bilmiyorum ama anlamadığım doğru. Belki bir çoğunuz da benim, bir hikayenin yavaş yavaş önüme serilmesinden nasıl bir zevk aldığımı anlamadığınızı söyleyeceksiniz. Bir mekanın her köşesini santim santim arayıp bir şeyler keşfetmeye çalışmanın, düşünmekten beynimin tütmeye başlamasının, bir şeyleri bir araya getirip bir bütün oluşturmaya çalışmanın niye hoşuma gittiğini anlayamadığını söyleyeceksiniz. Olsun, birbirimizi anlamak zorunda değiliz ama şu soruyu kendimize sorup, ortak bir yanıt arayabilir miyiz? On yaşında bir çocuk, bedenin parçalara ayrılıp etlerin tavana yapışmasını sakince izliyorsa, bir yerlerde ciddi bir hata yapmış olabilir miyiz?

Sevgiyle kalın...


Bu yazım orijinal olarak 08/12/2002 tarihinde TrGamer , Hiperaktif köşesinde yayınlanmıştır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

...

30/6/2006
  • Bu şehirde çok fazla alışveriş merkezi var. Şikayetçi miyiz? Yooo, açıldıkça gidiyoruz. Nitekim, Kanyon’u da gittik, gördük. Net tespitim: sevmedim! İlginç bir mimarisi olduğu, alıştığımız diğer alışveriş merkezlerinden farklılığı kesin de, yarı-açık bir AVM olmasına rağmen yapı sanki üstünüze üstünüze geliyor. Bana göre Kanyon’un tek artısı, food court denilen ve yemek yemeği sevimsiz kılan toplu tıkınma avlusunun olmayışıyla, AVM’lerin demirbaşı bildik restoran ve fast food zincirleri yerine farklı lezzetlerin bulunması. Yeni dünya kahvecilerini saymıyorum tabii, onlar her mahalleye lazım.

  • Olur da bir daha taşınırsam sadece kitaplarımı, dergilerimi, cd ve dvd.lerimi, laptopumu alıp çıkacağım. Taşınmak kolay, yerleşmek imkansız, evimin toplanabilitesi yok. Babam “2007’ye kadar yavaş yavaş toplanırsın artık.” dedi. Adam beni iyi tanıyor ne diyeyim...


  • Yeni eve yeni yemek takımı alındı çiçekli böcekli. Yaş ilerledikçe gelişen bu cicilibicilişeylerisevme huyu korkutuyor beni ya, Allah sonumu hayır etsin :)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Gerçek Kabus

29/6/2006

Yılmaz Özdil'in 29/06/2006 tarihinde Sabah Gazetesi'nde yayınlanan yazısı :

 

 

Durum...

Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, obezite ve şeker hastalığına sebep olan geni buldu.
Goethe Üniversitesi cerrahlarından Prof. Dr. Tayfun Aybek, kalp krizini önceden haber veren "çip" geliştirdi.
Gaziantep Üniversitesi Plastik Cerrahi Başkanı Doç. Mehmet Mutaf'ın dudak yarığı konusunda geliştirdiği ameliyat tekniği, Fransa'da "en başarılı teknik" kabul edildi.
Finlandiya Kuopio Üniversitesi Biyokimya Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu, böbrek taşlarına "nanobakteri" adı verilen bir mikroorganizmanın yol açtığını kanıtladı.
Arkansas Üniversitesi Çocuk Elektrofizyolojisi Bölümü Başkanı Doç. Volkan Tuzcu, çocukların kalp ritim bozuklukluğunu ışın kullanmadan tedavi eden yöntem geliştirdi.
Amerikan Nature Dergisi, Türk doktor Murat Digiçaylıoğlu'nun "beyin kanamasından sonra hücrelerin ölmesini önleyen buluşu"nu duyurdu.
Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde araştırmalarını sürdüren Dr. Hande Özdinler, bugüne kadar işlevi bilinmeyen Prion isimli proteinin beyin hücrelerinin yenilenmesi açısından önemini ortaya koydu.
Houston Methodist Hastanesi Sindirim Hastalıkları Tıbbi Direktörü Prof. Dr. Atilla Ertan, "ABD'nin en seçkin 10 hekimi" arasına girdi.
İstanbul 70'inci Yıl Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim Araştırma Hastanesi cerrahlarından Dr. Cengiz Türkmen, ameliyat sonrasında kırılmayı ve ağrıyı önleyen "omurlararası sabitleyici" geliştirdi.
Memphis Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semahat Demir, ABD'de Bilim-Sağlık Ödülü'ne layık görüldü.
Cornell Üniversitesi Kısırlık Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kutluk Oktay, kadınların menopozdan sonra da çocuk sahibi olabilmesini sağlayan bir yöntem geliştirdi.
Columbia Üniversitesi Kardiyoloji Direktörü Prof. Dr. Mehmet Öz'ün yazdığı "You: The Owners Manuel" isimli kitap, ABD'de piyasaya çıktığı gün Harry Potter ve Da Vinci Şifresi'ni geride bırakarak, 350 bin adet sattı.

***


Türkiye Cumhuriyeti'nin Sağlık Bakanı, "keneden korunmak için pantolon paçalarını çoraba sokun" dedi.

 


Bazen kendi kendime keşke bunlar uyurken görülen kabuslardan olsa, uyansam ve derin bir nefes alsam, "Çok şükür, gerçek değilmiş" diyebilsem diyorum. Ama gerçek.

 

Dünyanın başka yerlerinde de bilim, sanat ya da insanlığı etkileyen başka alanlarda çığır açabilecek değerlerine kıymet vermeyen, onları başka memleketlerde yaşamak zorunda bırakan ülkeler var mıdır?

 

Eskiden kızıyordum, "Biz buna mı layığız?" diyordum. Ama galiba bundan iyisini hak etmiyoruz. Ana haber bültenlerimiz bile magazin odaklı. Çoğumuz Yılmaz Özdil'in yazısında bahsedilen kişilerin isimlerini daha önce hiç duymadık ama tüm ünlülerin aşk hikayelerinin kahramanlarını ezberden sıralayabiliyoruz.

 

Hayat gümbür gümbür geçip giderken, biz fena uyutuluyoruz...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hayvanları Sevelim De...

27/6/2006

Oturduğum sitede, bizzat benim apartmanın bahçe, kapı girişi ve otopark gibi benim için son derece stratejik lokasyonlarında mevzilenmiş, 4-5 sokak köpeğiyle başım fena dertte. Akşam hava kararmaya başlar başlamaz yoldan geçen bütün araçları metrelerce kovalıyor, es kaza duracak olurlarsa etrafını çevreleyip arabadan inmeyi imkansız hale getiriyorlar. Sabahlara kadar hiç durmadan havlamaları da cabası. Bu durumdan herkes şikayetçi ama hiç kimse bir şey yapmıyor.

 

Bu köpekleri alacak bir hayvan barınağı bulmak çok da zor olmasa gerek. Sağlıklı bir birey olabilmek için adam gibi bir uykuya ihtiyacım var. Kimse de bana kalkıp hayvan sevgisi falan demesin, sevgide mazoşizm bana göre değil. Eve geldiğimde insan gibi arabamdan inebilmek ve geceleri sessizlik istiyorum. Çok mu?

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa

Blogcu.com bir BERIL Tech hizmetidir.